İslamî ilimlerde yaşanan metodolojik kriz
Prof. Dr. Yavuz Köktaş - Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi
İslâmî ilimlerde tarihsel olarak ama daha ziyade müteahhir dönemde ortaya çıkan metodolojik tek-boyutluluk, klasik mantıkta gerekli şart-yeterli şart ayrımı üzerinden analiz edilebilir. Usûl-i fıkıhta lafzın, ulûmu’l-hadîste isnadın, fıkıhta zâhirin, tasavvufta bâtının ve kelâmda mantığın; kendi bağlamlarında gerekli epistemik şartlar olduğu, ancak tarihsel süreçte yer yer yeterli şart gibi ikame edildikleri görülmektedir. Bu yazıda mezkur mantık hatasının, hem normatif sapmalara hem de ilmî üretimde indirgemeciliğe yol açtığı gösterilmektedir. Çalışma, sahih bilgi üretiminin ancak metodolojik dengeyle mümkün olduğunu dillendirmektedir. Bu dengeyi kurma yetki ve sorumluluğunun ise usûl, tarih ve mantık bilgisiyle temayüz etmiş ilim ehline ait olduğu da bir vakıadır.
İSLÂM İLİM GELENEĞİ
İslâm ilim geleneği, çok katmanlı bir bilgi teorisi üzerine kuruludur. Bu gelenekte hiçbir metodolojik araç, tek başına hakikatin tamamını kuşatma iddiasında değildir. Buna rağmen tarihsel süreçte, belirli ilim dallarında kullanılan yöntemlerin araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiği, başka bir ifadeyle gerekli şartların yeterli şart yerine ikame edildiği görülmektedir. Bu durum yalnızca teorik bir problem değil, doğrudan hüküm, inanç ve ahlâk alanlarını etkileyen yapısal bir epistemoloji sorunudur.
Gereklilik ve yeterlilik unsurları hakkında şunları söyleyebiliriz: Hayatta sıkça karşılaştığımız bir durum, bir şartın gerçekleşmesinin gereklilik ile yeterlilik açısından farklı anlamlar taşıdığını gösterebilir. Örneğin, bir bitkinin büyüyebilmesi için suya ihtiyacı vardır; su, bitkinin hayatta kalması için gerekli bir şarttır. Ancak sadece su verildiğinde bitki otomatik olarak büyümez: Toprağın uygunluğu, ışık, sıcaklık ve besin gibi diğer unsurlar da gereklidir. Yani su, gerekli bir şarttır ama tek başına yeterli değildir. Bu durum, gereklilik ve yeterlilik ilkesinin mantıktaki anlamını ve hayatın gerçeklerini nasıl yansıttığını açık biçimde gösterir. Bu yazının temel iddiası şudur: Her zaman olmasa bile bazı dönemler usul-i fıkıh, lafza; ulumu’l-hadis, isnada; fıkıh, zahire; kelam, mantık ilmine odaklandığında ve onlarla fazla meşgul olduğunda gerçeğin diğer yanı örtülü kalabilmiştir. Örneğin, maksat, metin, batın ve fıtrat bu açıdan bakılırsa açığa çıkamamıştır. Tersi de bazı ilim ehli için aynı şeydir. Yani bu çerçevede maksada, metne, batına ve salt fıtrata odaklanıldığında bu ilimlerin temel ve başlangıç ilkeleri olan lafız, isnad, zahir ve mantık ihmal edilebilmiştir. Önemli olan denge halidir. Ne zaman lafzın, ne zaman maksadın, ne zaman isnadın, ne zaman metnin, ne zaman zahirin, ne zaman batının, zaman mantığın, ve ne zaman fıtratın dikkate alınacağı dengede tutulmalıdır. Bu, biraz da o alanlarda yetkinlik kazanmış ilim ehlinin işidir. İlim ehline düşen de bu noktada cesur hareket etmektir.
İslâmî ilimlerde yaşanan metodolojik kriz, yöntem eksikliğinden değil; yöntem fazlalığının dengesiz kullanımından kaynaklanmaktadır. Lafız, isnad, zâhir, bâtın, mantık ve fıtrat; her biri kendi bağlamında vazgeçilmezdir. Ancak tarihsel dönemlerde bazen bunlardan biri üzerine odaklanılması ciddi zaafları da beraberinde getirmektedir. Geleneksel toplumlarda kantarın topuzu bir yana ağırlık verirken; modern zamanlarda bu topuz öbür tarafı baskın kılmaktadır. Dolayısıyla bunlardan herhangi birinin tek başına yeterli kabul edilmesi, indirgemeci ve sorunlu sonuçlar doğurur.
LAFIZ: GEREKLİ ŞARTTAN YETERLİ ŞARTA DÖNÜŞÜM
Usûl-i fıkıhta lafız, şer‘î hükme ulaşmanın zorunlu başlangıç noktasıdır. Nas olmaksızın hüküm istinbatı mümkün değildir. Bu yönüyle lafız, gerekli şarttır. Ancak lafzın, hükmün tüm anlam ufkunu tükettiği varsayımı, mantıksal açıdan savunulamaz. Çünkü şer‘î metinler, sadece lafız üzerinden okunursa, maksadın, bağlamın ve şer‘î maslahatın nüansları göz ardı edilmiş olur. Lafız, hükmün ortaya çıkması için zorunlu bir yapı taşını temsil ederken, tek başına hukukun, ahlâkın ve toplumsal düzenin bütün boyutlarını kavrayamaz. Bu nedenle, lafzın yeterli şart olarak kabul edilmesi, metodolojik indirgemeciliğe ve normatif sapmalara yol açabilir. Epistemik açıdan, lafzın yalnızca gerekli bir araç olarak görülmesi, ilmî dengeyi korumanın ve şer‘î maksatları gözetmenin temel şartlarından biridir.
İmam Şâfiî’nin er-Risâle’sinde lafız merkezlilik, re’y ve keyfî yoruma karşı geliştirilen bir koruma mekanizmasıdır. Ancak müteahhir dönemde, özellikle Râzî ve Âmidî sonrası usûl literatüründe, lafız bahisleri istinbatın aracı olmaktan çıkmış; bağımsız ve kapalı bir teorik alana dönüşmüştür. Böylece lafız, gerekli şart olmaktan çıkarılıp fiilen yeterli şart gibi kullanılmaya başlanmıştır. Şatıbî’de görülen detaylandırılmış makasidu’ş-şeri’a, aslında lafzın gerekli ama yeter şart olmadığının sistematik olarak ortaya konmasından başka bir şey değildir.
İSNAT: EPİSTEMİK GÜVENCEDEN METİNSEL İNDİRGEMECİLİĞE
İsnat, hadis rivayetinin güvenilirliği için vazgeçilmezdir. Bu yönüyle isnad, sahih bilgi için gerekli şarttır. Ancak sahih isnadın, rivayetin anlam ve içerik bakımından da sahih olduğu sonucunu zorunlu kıldığı iddiası, mantıksal bir sıçramadır. Çünkü rivayetin metni, bağlamı, şer‘î maksadı ve daha kuvvetli metinlerle ilişkisi, sadece zincirin sağlamlığıyla doğrulanamaz. Epistemik olarak isnad, bilgiye güven inşa eden bir araçtır, fakat rivayetin hüküm ve anlam boyutlarını tek başına temin edemez. Bu nedenle isnad, gerekli bir epistemik şart olarak işlev görür, ama yeterli değildir. İsnat, metin ve maksadın analizi ile tamamlandığında sahih bilgi üretimi mümkün olur. Ayrıca isnadın tek başına yeterli sayılması, rivayetin sosyal, hukuki, ahlâkî ve eleştirel sonuçlarını göz ardı etmeye yol açabilir, ki, bu da metodolojik indirgemeciliğin klasik bir örneğidir.
Hicrî ikinci asırda ortaya çıkan isnad sistemi, uydurma rivayetlere ve ravilerin yanılma paylarına karşı geliştirilmiş bir epistemik savunma mekanizmasıdır. Böyle olması da doğaldır. Ne var ki zamanla ricâl/isnad merkezli tenkit, metin tenkidinin önüne geçmiş; sahih isnadlı fakat müşkil muhtevalı rivayetler literatürde yer bulabilmiştir. Özellikle re’y ehlinin muhaddisleri ile ehl-i hadisin fakihleri, sahih isnadlı rivayetlerin metin ve maksad açısından da değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamış, aksi hâlde isnada dayalı güvenin yanıltıcı olabileceğini savunmuşlardır. Bu durum, isnadın gerekli fakat tek başına yeterli olamayacağını tarihsel olarak kanıtlar ve klasik hadis metodolojisinde metin ve isnadın birlikte epistemik denge sağlamak için kullanıldığını ortaya koyar.
FIKIHTA ZÂHİR: HUKUKÎ ZORUNLULUKTAN AHLÂKÎ MUTLAKLIĞA
Fıkıh, toplumsal düzeni sağlamak amacıyla fiillerin zâhirine dayanır. Bu, hukukî rasyonalite açısından zorunludur. Ancak zâhir, yalnızca gerekli bir şarttır; adaletin ve hakkaniyetin tamamını ve en önemlisi bir bütün olarak ahlakı temsil etmez. Çünkü bir fiilin dış görünüşü veya lafzî ifadesi, niyetin, maksadın ve maslahatın bütün boyutlarını yansıtmayabilir. Dolayısıyla, zâhirin tek başına yeterli sayılması, hukuki hükümlerin ahlâkî ve sosyal boyutlarını göz ardı etme riski taşır. Fıkıh ilminde, zâhir ve bâtın arasındaki dengeyi kurmak, toplumsal adaletin ve hükümlerin şer‘î maksatlarla uyumunun sağlanması açısından epistemik bir zorunluluktur. Ayrıca klasik usûl ve furu’ literatüründe pek çok alim, zâhirî delillere dayalı hükümlerin bağlam, niyet ve maslahatla desteklenmediğinde hatalı veya eksik olabileceğini vurgulamışlardır.
TASAVVUFTA BÂTIN: AHLÂKÎ DERİNLİKTEN NORMATİF KOPUŞA
Bâtın, dinin ahlâkî ve ruhî boyutunu temsil eder ve bireyin içsel olgunlaşmasını, manevi derinliğini ve vicdani muhasebesini geliştirmede vazgeçilmez bir araçtır. Bu yönüyle bâtın, gerekli bir epistemik şarttır; yani dinî tecrübeyi ve ahlâkî içselleştirmeyi sağlamak için elzemdir. Ancak bâtının, şer‘î sınırları aşan bir yeterlilik iddiasıyla sunulması, normatif çözülmeye ve toplumsal düzenin ihmaline yol açabilir. Bâtın yalnız başına yeterli kabul edildiğinde, ibadetler, hukukî sorumluluklar ve toplumsal yükümlülükler tali hâle gelebilir ve dinin ortak normatif çerçevesi zayıflayabilir.
Epistemik açıdan, bâtın ile şer‘î metin arasında kurulacak denge, ahlâkî niyet ile hukuki ve normatif gereklilikler arasındaki ilişkiyi korur. Tasavvuf literatüründe, pek çok sufî, bâtının bireysel olgunlaşma için vazgeçilmez olduğunu, ancak tek başına normatif yeterlilik iddiası taşımasının toplumsal ve hukuki sorumlulukları tehlikeye atacağını vurgulamışlardır. Dolayısıyla bâtın, şer‘î sınırlarla ve toplumsal normlarla etkileşim içinde değerlendirildiğinde hem içsel derinliği hem de toplumsal meşruiyeti koruyan bir epistemik araç hâline gelir.
KELÂMDA MANTIK VE FITRAT: FORMELLİKTEN İNSANÎ HAKİKATE
Mantık, kelâm ilminin temel araçlarından biri olarak tutarlı ve geçerli düşünme sürecinin vazgeçilmez şartını oluşturur. Bu yönüyle mantık, fikirleri organize etmek, argümanları yapılandırmak ve çelişkileri tespit etmek için gerekli bir epistemik şarttır. Ancak mantığın metafizik, ahlâkî ve teolojik alanlarda tek belirleyici kılınması, insanî tecrübe ve vahyi bilginin sunduğu bilgi boyutlarını göz ardı etme riski taşır. Sadece mantığa dayalı bir epistemoloji, insanî sezgi, fıtrat ve tarihsel tecrübe ile desteklenmediğinde, soyut ve indirgemeci bir yaklaşım ortaya çıkar.
Fıtrat, burada mantığın epistemik sınırlarını doğrulayan ve tamamlayan bir zemin olarak işlev görür. Fıtrat, insanın doğuştan sahip olduğu akıl, vicdan ve doğal irade yetilerini ifade eder ve mantığın soyut çerçevesini gerçek insanî ve ahlâkî bağlamla ilişkilendirir. Klasik kelâm literatüründe, özellikle Gazâlî ve İbn Teymiye gibi alimler, mantığın tek başına vahyi doğrulama iddiasının epistemik olarak yetersiz olduğunu, fıtratın ve tarihî tecrübenin bütünleştirici rolü olmadan hakikatin tam olarak kavranamayacağını vurgulamışlardır.
Dolayısıyla kelâm ilminde mantık, gerekli bir araç olarak vazgeçilmezdir, ancak hakikati kuşatma ve insanî deneyimi doğrulama sorumluluğu, fıtrat ve vahyi kaynaklarla birlikte hareket etmekle sağlanabilir. Bu çerçevede, mantığın ve fıtratın dengeli kullanımı, kelâmî düşüncenin epistemik sağlamlığının temelini oluşturur.
DENGE BİR TERCİH DEĞİL, EPİSTEMOLOJİK ZORUNLULUKTUR
Bu bölüm boyunca ortaya konulan tarihsel ve mantıksal analizler, İslâmî ilimlerde yaşanan metodolojik krizin özünde gerekli şartların yeterli şart yerine ikame edilmesinden kaynaklandığını açık biçimde göstermektedir. İncelenen her ilim dalında, aslında vazgeçilmez olan yöntemsel unsurların, kendi sınırlarını aşarak hakikatin tamamını temsil eder hâle getirildiği görülmüştür.
Bu çerçevede ulaşılan sonuçlar şu şekilde özetlenebilir: Usûl-i fıkıhta lafız gereklidir; ancak tek başına yeterli değildir. Lafız, anlamı sınırlar ve disipline eder; fakat şer‘î hükmün maksadını, bağlamını ve küllî yönelimini tek başına kuşatamaz. Hadis ilminde isnad gereklidir; ancak yeterli değildir. Rivayetin güvenilirliği, yalnızca nakil zinciriyle değil, metnin Kur’ân, tarihsel gerçeklik ve şer‘î maksatlarla olan uyumuyla da test edilmelidir. Fıkıhta zâhir gereklidir; ancak yeterli değildir. Hukukî düzen açısından zorunlu olan zâhirî değerlendirme, adaletin, hakkaniyetin ve de ahlakın tüm boyutlarını tek başına temin edemez. Tasavvufta bâtın gereklidir; ancak yeterli değildir. Ahlâkî ve ruhî derinlik, normatif sınırlarla irtibatını kopardığında meşruiyetini kaybeder. Kelâm ilminde mantık gereklidir; ancak yeterli değildir. Mantık, tutarlı düşünmenin aracı olmakla birlikte, fıtrat ve insanî tecrübe ile desteklenmediğinde hakikati kuşatamaz.
Dolayısıyla denge, farklı yöntemler arasında uzlaşmacı bir tercih değil; bizzat sahih bilgi üretiminin epistemolojik şartıdır. İslâmî ilimlerin kendi tarihsel tecrübesi, bu dengenin sağlandığı dönemlerde ilmî verimliliğin arttığını; dengenin bozulduğu dönemlerde ise indirgemeci, katı ve çoğu zaman kriz üretici yaklaşımların ortaya çıktığını göstermektedir. Tarihte teraziyi dengede tutanlar da, terazinin bir kefesine ağırlık verenler de olmuştur. Taklit dönemlerinde ise maalesef terazi kefesinin bir tarafına ağırlık verenler çoğalmıştır. Terazi kefelerini tekrar dengede tutmak, usûl bilgisini tarihsel bilinç ve mantıksal tutarlılıkla birleştirebilen, aynı zamanda ilmî cesaret gösterebilen ilim ehlinin sorumluluğudur.
28 Şubat’ın gölgesinden milli yükselişe: Vesayetin çöküşü milletin dirilişi
