Bercan Tutar - Tarih bu sefer Türkiye'den yana
Ülkemize kimlerin neden saldırdıklarını iyi biliyoruz. Hem de iç ve dış politikamızda dengeleri sarsacak yeni bir aşamaya girdiğimiz bir dönemde.
İsrail, Rusya ve Mısır ile ilişkilere “reset” atılan kritik süreçte Atatürk Havalimanı'nda gerçekleştirilen insanlık dışı terör eylemlerinin, kirli güçlerin Ortadoğu ve Türkiye'ye dair geliştirdiği “küresel puzzle”ın sadece küçük bir parçası olduğunun farkındayız.
Çünkü bir şeyin karmaşık, gizli ve vahşi olması onun kuralsız ve hedefsiz olduğu anlamına gelmez.
Her şey aslında çok açık.
Şunu unutmayalım!
Çöküş dönemine giren Atlantik dünyasının rahatı için bir yüzyılını daha heba etmek istemeyen yeni bir Türkiye var karşılarında.
Bunu hazmedemiyorlar.
Suriye ve Irak başta olmak üzere her cephede çirkin senaryolarının kurşun askeri olmayı reddeden ülkemizi “terörle terbiye”ye kalkıyorlar.
Cinnet geçiriyor, can havliyle saldırıyorlar.
***
Çünkü ABD'nin liderlik ettiği uluslararası sistem, 2008'den sonra büyük güçlerin ve müttefiklerin birbirleriyle çatışmasına dönüştü.
Doğu Çin Denizi'ndeki ABD-Pekin dalaşından Suriye, Irak, Mısır, Ukrayna, Afganistan ve Nijerya'ya kadar uzanan hattaki darbeler, terör saldırıları, iç savaşlar, sokak gösterileri, mali operasyonlar, etnik, dini ve kültürel krizler eski dünya (Atlantik İttifakı) ile yükselen güçlerin (Asya ülkeleri) hesaplaşmasıdır.
Bir bakıma dünya; kabile ile emperyalistin, mit ile teknolojinin ve çevre ile merkezin ölümcül kapışmasına sahne oluyor.
Ne yazık ki kolonyal zihniyetten kurtulamayanlar, apaçık bir metin şeklindeki bu gerçeği hâlâ yanlış okumakta ısrarlı.
Üstelik cehaletlerine rağmen üstenci bir tavır sahibiler de.
Erdoğan liderliğindeki Anadolu ülkesinin, 14 yılda bir dünya devletine dönüşmesini bir türlü sindiremiyorlar.
Sindiremeyecekler de.
Çünkü ne yaparsanız yapın Fukuyama, Kissinger, Rostow, Huntington ve CIA'in çocuklarına, AK Parti'yi ve onun arkasındaki toplumsal-kültürel talebin haklılığını kabul ettiremezsiniz!
Türkiye'ye hiza ve istikamet verememenin çaresizliği içindeler.
Batı'nın dayattığı tanım, tehdit algısı ve ideolojilerle değil de kendine has jeo-uygarlık paradigmasıyla hareket eden Türkiye, bu “üst akıl” sahiplerini delirtiyor.
Karşımızda hastalıklı bir zihniyet ve her tür ahlaki düşüklüğü göze alabilen bir düşman olduğunu unutmayalım.
19'uncu yüzyılda dünyayı emperyal amaçları için vahşice paylaşanların içine yuvarlandıkları vicdani çöküntüden daha derin bir kaosla karşı karşıyayız.
***
Ancak küresel sistemdeki değişim ve dönüşüm, maliyeti nedeniyle geriye döndürülemez bir sürece girmiş halde.
Paradigmatik dönüşümlerde geçişler her zaman karmaşık ve kaotik olur.
Batı dünyası bugün hegemonik bir kırılma düzeyinden geçiyor.
Yeni bir dengeye doğru seyreden küresel sistemde “biçimlenme/forming, yaygınlaşma/norming ve tamamlanma/fulfilling” denilen kritik aşamalar adeta eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.
Herkes biliyor ki, yirminci yüzyılın jeo-politik haritasını II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş belirledi.
Bu yüzyılın enerji havzalarına odaklı güç haritasını ise Türkiye gibi yükselen aktörlerin Atlantik veya Asya bloklarıyla kuracağı ittifaklar belirleyecek.
Türkiye'nin içinden geçtiği bu kritik süreç, bize yönelik saldırıların hem türü hem de amacı hakkında fikir veriyor.
Bugün Batı dünyasında sosyal ve siyasal çatışma, post-kolonyal ülkelerde ise terörist örgütler üzerinden devam eden düşük yoğunluklu saldırılar, iç savaş ve işgaller dönemindeyiz.
Burada kuşkusuz modern zamanların en çok rekabete sahne olan cephesi İslam coğrafyası ile bu coğrafyanın kalbinde yer alan Türkiye'dir.
Kim ne derse desin küresel aktörlerle Türkiye arasında Lozan Antlaşması'yla paranteze alınan tarihi mücadele bugün yeniden başladı.
Küresel düzeyde yeni bir değişim ve dönüşüm ihtiyacı had safhada.
İbn-i Haldun'un deyişiyle; “Dünyanın ve halkların durumu değişmeksizin sürüp gitmez...”
Ancak bu kez düşman, hangi kirli yönteme ve vahşete başvursa da olayların gidişatını istediği gibi değiştiremiyor.
Çünkü ne yapsalar da talih ve tarih artık Türkiye'den yana görünüyor.
